|
|
|
 |
Okunma |
|
1560 |
Menzil Sohbet Mürit hak yoluna giren ve mürşit elinde terbiye gören kimse demektir. Manevi terbiye yoluna giren kimselere tasavvufta sâlik, mürit, sufi, derviş, gibi isimler verilir. Bu isimler genelde her mürit için kullanılır. Fakat sufi, mürşit, şeyh gibi isimleri manevi terbiyesini bitirmiş rehber insanlar hakkında kullanmak daha yerinde olur.
Çünkü tasavvuf yoluna giren herkes için, yukarıda anlatılan yüksek ahlakî özellikleri bulmak mümkün değil. Bulunması da kolay değildir. Bunun elde edilmesi için, Cenab-ı Hakk’ın özel desteği yanında, büyük bir gayret gerekmektedir.
Kur’an-ı Hakim’de “mukarrabûn, muttakî, muhsin, muhlis, veli, ebrar, salih” gibi sıfatlarla anlatılan kamil müminlere tasavvufta kısaca“sufi” ismi verilmiştir.
Arifler, maneviyat yolcularını genel olarak üç gruba ayırır ve üç ayrı isimle tarif ederler:
1-Sûfî,
2-Mutasavvıf,
3-Mübtedî-müteşebbih.43
Takva sahibi olabilmek (muttakî) ve Allahu Teala’yı tanımak (Marifetullah) için tasavvuf yoluna girenlere halk “sûfî” veya yaygın kullanımıyla “sofi” derler. Ancak bu isimlendirme mecazidir, hakiki manasında değildir.
Çünkü yukarıda da değindiğimiz gibi esasen “sûfî” ismi, terbiye işinin başında olanlara değil, sonunda olanlara ve Kur’an-ı Hakim’deki ifadesiyle “muttakî” sıfatını alan kamil müslümanlara verilen bir isimdir.
Arifler, aldıkları terbiye derecesine göre hak yolcularını şöyle tanıtırlar:44
“Allah için tövbe edip sevgi ve iradesiyle ariflerin yoluna giren, gücü yettiği kadar onların tavsiyelerini yapmaya çalışan, fakat henüz kendilerinin güzel sıfat ve ahlakına sahip olamayan kimseye, mutasavvıf denir.
Bu anlamda mutasavvıf olan birisine sufi denmez. Gerçek manasıyla sufi, ilâhi huzurda kabul görmüş velilerin haline sahip olan velilere verilen bir isimdir.
Bu ikisinden başka, zahiren onlara benzeyip hal ve hareketlerinde onlar gibi olamayan kimseye, onlara sadece benzemeye çalışan (müteşebbih) veya sûfilerin yoluna yeni giren (mübtedî mürid) denir.”45
Zahiren de olsa, sufilere benzemeye çalışan (mübtedî-mürid), velilerin yoluna ve onların halinin güzelliğine inanıp kendi isteği ile Allah dostları gibi olmak istiyor demektir.
Ancak kalbinin katı, nefsinin azgın, nasibinin az olmasından ve gücü yetmediğinden dolayı velilerin ulaştığı güzelliklere ulaşamamıştır. Buna rağmen o, içindeki iman ve Allah sevgisi sayesinde sevdiği Allah dostlarının arasına katılacak ve onların topluluğu arasında kabul edilecektir.
Zira bu haliyle o kimse:
“Kim bir kavme benzerse, o da onlardan sayılır.”46 hadis-i şerifinin müjdesine muhatap olmuş oluyor.
Samimi sevgi insanı sevdikleri ile buluşturur. Böylece gücü yetmese bile bu tür insanlar, velilerle eşit derece ve benzer sıfatta olmadıkları halde; sırf güzel niyeti, samimiyeti ve binlerce insan grupları içinden Allah’ın dostlarını tercih etmesi yüzünden nice güzelliklere, bereketlere, iyiliklere kavuşur.
Üzerinde durduğumuz bu isim ve ünvanlar, insanların yaşadığı bölgelere ve sahip oldukları kültüre göre de değişebilir. Gerçi bunun bir zararı yoktur; ama şurası önemlidir:
Yeryüzünde insanlar arasında yayılan isimler değil, Allah katında ve melekler arasında, göklerde anılan güzel sıfatlar önemlidir.
Bu yüzden olsa gerek bazı tasavvuf büyükleri, bu yolun mürşitlerine mutasavvıf ismini vermişler, sufî yerine mutasavvıf kelimesini de kullanmışlardır.
Yeryüzünde dış görünüşleri itibariyle fakir, garip, kıymetsiz gibi gözüken öyle Allah dostları vardır ki, kimse onlara itibar etmez. Sözlerini dikkate almaz, selam bile vermez.
Fakat onlarda öyle bir gönül dünyası ve edep hali vardır ki, Allah katında bu zatların sözleri dinlenir, duaları kabul edilir, istekleri gözetilir. Melekler bile onları ziyarete gelir, selam verir, kendilerine hürmet gösterir.
Bu sebeple her insan gizli bir hazine gibi görülmeli, kılık kıyafete asla aldanmamalı. Hiç kıymet verilmeyen bir insanın Allah dostlarından birisi olabileceğini düşünerek, herkese karşı edepli davranmalı, tevazu göstermelidir.
Bu tür davranışların (edep) kime ne zararı olabilir?!..
Allah dostları hayvanlara karşı bile merhametli ve edepli davranmışlardır. Çünkü bütün yaratılmışlar Yüce Mevla’nın bir eseridir. ‘Yaratılmışı Yaratandan ötürü sevmek’ Yunus Emre Hazretlerinin gösterdiği gibi büyük bir şereftir. Kibir ve edepsizlik ile rahat etmiş, şeref bulmuş hiç kimse yoktur. Facebookta Paylaş
|